Haberler:

2005 yılından bu zamana Alfa Romeo ruhuyla yaşayanların arasına hoş geldiniz.
Soru, görüş ve önerileriniz için elektronik posta adresimiz: You are not allowed to view links. Register or Login



SEVMEK VE YAŞAMAK ADINA

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Levent Kobaza

#525
Günün sözü
Bazıları hiç delirmezler
Ne korkunç hayat sürüyorlardır allah bilir
Charles bukowski

***

Fena bir yerimden koptuğum doğru
Kendimden çok fazla yaşamaktayım
Nereye bağlanacak bu işin sonu
Aslında ben kimim meraktayım
Bütün kapılar kapandı sokaktayım

Levent Kobaza

#526
Gökyüzü ile yeryüzünün ikisi arasına sıkışıp kalmıştık aslında
Dün  akşam neler kaleme almıştım aklımda
Peki sabah uyandığımda  ne geriye kaldı aklımda
Bir tek sen vardın yanımda
Dün akşam sahilin kenarında yanıbaşımda
Peki bu sabah ne kaldı senden geriye aklımda
Dalga sesleri ninni gibi  gelirken
Tepemden ucan martıların kanatlarında kalmıştı ,umutlar
Süzülüp öylece ufka kanat cırparlarken
Uzaklarda cok uzaklar minik yelkenler vardı
Ve bulutlar günün batışını kapatmışlardı
Gece sessiz sedasız çökerken günün üzerine
O sahil kenarında yanıbaşımda birtek sen vardı
Peki bu sabah akılmda senden geriye ne kaldı?
****
Ki sen,
Ki sen günümüz ilişkilerinin bahaneleri
Ki sen aska , hayata dair verdiğimiz önem
Ama en önemlisi kendimize
Yalın ,tavsiye ederim.
***
Bu gün cok sevdiğim bir abimin yazısıydı
Hayatın peşinde koşmak,
Hayatı yakalamaya calıştığını zannetmek
Hani su zaman yönetimi eğitimlerini aklıma getiriyor
Öyle bir hal alıyor ki insan Outlook yada ajandasız hiçbirşey yapamaz hale geliyor
Hayat karşında duran bir deniz
Tabiki yeri geldiğinde akıntıya kürek çekmek gerekir
Ama yeri geldiğinde de akıntıya da kendini bırakabilmeli insan
Kaçan anların hayıflanmasını değil, yakaladığın anların keyfini çıkarmayı bilmeli insan
Tabi ne kadarını yapabiliyoruz siz düşünün?
[

Edited by - Levent Kobaza on 17/05/2009  13:31:45

Levent Kobaza

#527
Günün sözü
'Gerçek başarı başarısız olma korkusunu yenebilmektir'.
Paul Sweeney

***
Mayolar fora!

Önceleri, her şey 'yasak'tı. Deniz ancak balıkçı, tulumbacı, kayıkçı, gemi tayfası ve bahriyelinin içine gireceği bir mahaldi. Serin dalgalara doğru ilk 'sivil' adım, 'hususi' deniz hamamlarıyla atıldı. Sonrası, plajlarla geldi; hem de ne geliş!.

Gören şaşar. Nasıl hastalanmaz ki bu adamlar!

Plaj ve mayo tarihi dedin mi, bil ki hikaye esas olarak yirminci yüzyılda geçmektedir. Tamam, Avrupa ve Amerika kıyılarında adına 'deniz kostümü' diyebileceğimiz bazı ilginç giysilere 1850'li yıllardan itibaren rastlamak mümkün. Ama biz Osmanlı'dan söze başlayacaksak, sahil boyunda denize giren mayolu insanları görebilmek için 1920'lere kadar beklememiz gerekecek. Çünkü eski zihniyet malum. Deniz ancak balıkçı, tulumbacı, kayıkçı, gemi tayfası ve bahriyelinin içine gireceği bir mahaldir. Gören şaşar. Nasıl hastalanmaz ki bu adamlar!

Denize girmek, yüzmek, haşa, söz konusu bile değil!
Anlaşılmaz şeydir! Deniz hamam mıdır, banyo mudur ki? Hani kayıkla gezsen ya da balık avlasan neyse. Çocuk isen, dadınla, lalanla -o da pek sık olmamak şartiyle- deniz kıyısında dolaşman da mümkün. Daha da ötesi, ayaklarını ıslatmadan kıyı boyunca, kumlar ve kayalar arasından şeytan minaresi, midye kabuğu, renkli taş bile toplayabilirsin. Ama denize girmek, yüzmek  haşa, söz konusu bile değil!
Deniz Hamamları
Denizin bu 'umacı' rolünden kurtulması için, dediğimiz gibi, daha yakın dönemlere gelmemiz gerekiyor. Ama önce bir kısa tarihçe yapmaya çalışalım.
On dokuzuncu yüzyılın sonlarına doğru İstanbul kıyılarında tek tük de olsa salaş deniz hamamları kuruluyor. Yanlış anlaşılmasın, yalı önlerinde, hususi hamamlar bunlar. Dört tarafı tahtalarla örtülü yeni bir dünya. İçine giren, dış dünyadan gizli kapaklı, karanlık bir suya giriyor ve hemen çıkıyor.
mayonun tarihcesi 1

Levent Kobaza

#528
Günün sözü
Bugüne kadar yaptıklarıma bakarsak yüz yaşında olmam gerek,yapmak istediklerime bakarsak beşyüz yıl yaşamam gerek.
Gülsüm Onay(Harika cocuk)

***
Bazen ağlamakta gerek şöyle doya doya , için için
Haykırırcasına seslenmek belki de bağırmak hayata ve onu kurana
Olmayan  hayallerin peşinde aldığım yenilgilerdi
Aska olan güvenimde son kalan
Ve harcadığım cabaydı beni ayakta tutan
Ama gelip baktğında uçurumunda kenarında
Ne seni nede beni tutan

Herşeyin ve hiçbirşeyin anlamsızlığında öylece yasanılan
Sanki gökyüzü ile yeryüzü birleşir ya
İşte tam o arada ellerini serbestce bırakırsınya  gökyüzüne
Ve uçtuğunu hayal  edersin ya
Oysa ne uçtuğun vardır ne de yürüdüğün
Sadece çakıldığın yada çakılı  kaldığın hayattır
Yeryüzünde ayağına prangalınan

***

Mayolar fora!2


Erkekler iç donla, kadınlar elbise ile
Reşat Ekrem Koçu, "Açıktan girilirse bayağı uzun paçalı, hatta paçalar uçkurluklu beyaz patiska iç donları"nın kullanıldığını yazar.
Kadınlar dört duvar içinde olmalarına rağmen ancak elbiseleriyle girerler suya. Başı örtülü, maşlahlı, entarili...
Moda Plajı'nın tarampleni
Moda iskelesi'nin tam karşısındaki Moda Plajı'nın trampleni, yaz aylarında, tam bir "cazibe" merkezi idi.

En önemli deniz hamamları
Deniz hamamlarının yayılışı, hususiden umuma mahsus hale gelişi ise geçen yüzyılın başlarında gerçekleşir. Artık 20. yüzyıla geçen yüzyıl diyeceğiz, değil mi?
En önemli deniz hamamları Yeşilköy, Bakırköy, Samatya, Yenikapı, Kumkapı, Çatladıkapı, Ahırkapı, Salıpazarı, Fındıklı, Kuruçeşme, Ortaköy, İstinye, Tarabya, Büyükdere, Yenimahalle, Beykoz, Paşabahçe, Kuleli, Çengelköyü, Beylerbeyi, Üsküdar, Salacak, Moda, Fenerbahçe, Caddebostam, Bostancı, Kartal, Maltepe, Pendik ve Tuzla'da kurulur.

Meraklı gözleri saf dışı edecek bir bekçi kayığı dolaşır
İşte, denize girme kültürümüzün boy atıp gelişeceği ilk mekanlar olan işbu deniz hamamları, genellikle 35 metre boyunda ve 20 metre enindedir. Eğer akıntılı suda kurulurlarsa, mutlaka ahşap olarak suya dayanıklı, çürümez keresteler kullanılır. Hamamların derinlikleri genellikle 1,5 metreyi geçmez, bu seviyede bir ahşap kafes bulunur.
Bazı yerlerde yalnız erkeklere mahsus hamamlar, bazı kıyılarda ise kadın ve erkeklere mahsus ayrı ayrı hamamlar kurulur. Bunların arasında da, her türlü meraklı gözü saf dışı edecek bir bekçi kayığı dolaşır.

Bekçi, kıyıda bıraktıkları çamaşırları toplar, karakola götürürdü
Aslında deniz hamamının dışında, alenen açıkta, kıyıda denize girmek, uzun zaman herkes için yasaktı. Sahil boyunca dolaşan bekçi kayıkları, açıkta denize girmek yasağına uyulup uyulmadığını kontrol ederlerdi. Yakalananlar koltuklarında elbiseleri ile posta edilirdi. Bazen polis, karadan gizlice gelir, denizdekilerin kıyıda bıraktıkları çamaşırlarını toplar, karakola götürürdü. O zaman, denizden fırlayan peşine düşer, sahil mahallelerde, peştemallı ve polisin arkasından yalvararak koşuşan bir garip çıplaklar sürüsü peyda olur, kafeslerin arkasından kadın çığlıkları kopardı.

Deniz hamamında polis cezası
Fikret Adil, 9 Ağustos 1941 tarihli Tan'daki 'Deniz Hamamından Plaja' adlı yazısında, bu "hamamlarda dışarı çıkmak kadınlar için katiyyen yasaktı. Zaten yüzme bilen kadın yok gibi bir şeydi, bilenler kurbağalama veya yan yüzerler, havuz içinde dört dönerlerdi. Erkeklerden de dışarı açılanlar nadirdi. Havuzun kazıkları aralarından süzülerek veya denizin sathına kadar inen tahta perde altından dalarak geçerlerdi. Fakat tanınmış kimseler olmaları şarttı. Yoksa etraftan bağırışmalar olur, denizhamamcıya polis ceza yazardı" diyor.  
(Fikret Adil, Tan, 9 Ağustos 1941)

Dentist

#529
Yılmaz Özdil'in bu enfes yazısının bir bölümünü tekrar eklemek istedim;

Simite gevrek deriz biz...

Çekirdeğe çiğdem.

Kordon elektrik aleti değildir.

Kumru da kuş değildir bizim için...

Yengen'i yeriz.

Sen sigorta dersin...

Biz asfalya deriz.

Uzatmayız...

Gidiyom geliyom deriz.

Domates dediğin, domat işte.

Evimiz isterse 800 metrekare olsun, balkonda otururuz. Hıdrellez filan gibi mazeretler uydurur, sabaha kadar sokaklarda içeriz. Bi oturuşta 60'ar 80'er midye yeriz, istifno severiz, cibez'e bayılırız; gece 3-4 gibi boyoz'a dalmazsak, kan şekerimiz düşer! Boş lafa karnımız toktur bu arada, tırışkadan teyyare gibi atasözlerimiz vardır...

*

Paraşüt kulesinden atlamayana kız vermezler; kızlarımızı da tavlayamazsın ha... Canı çekerse, o seni tavlar! Liseye giden kızının erkek arkadaşının olması kasmaz babaları; kendilerinin de kız arkadaşı vardı lisede... Bak iddia ediyorum, okey şampiyonası düzenlense, İzmirli kadınlar alır kupayı... Erkekleriyle kahveye giderler çünkü... Şaşırdın di mi? Al buna da şaşır, nargile içerler... Askılı giyerler, şortla gezerler, öküz gibi bakarsan, bi çakar, bi de duvardan yersin... Gönül Yazar'ız, Sezen Aksu'yuz; bir gül takıp da saçlarına, çıktı mı deprem sanırdın kantosuna, Karantinalı Despina'yız... Sensin Varoş! Biz tenekeli mahallede bile el ele gezeriz.

*

Erkeklerimiz de fena değildir hani... Detaya girmeyeyim, Ayhan Işık, Metin Oktay, Mustafa Denizli mesela, bi fikir verir sana... Ertuğrul Özkök'ün kırdığı cevizleri okuyoruz; eşi kafasına ütü atmış... Ayıptır söylemesi, Mahsun Kırmızıgül'le Alişan'ı ayırt edemeyiz biz.

*

Gülümseriz.

*

Enginarın başkentidir; İzmirlidir incir. Kazandibi hemşeri... 78 çeşit köftemiz olduğu için, McDonald's'ın bunalıma girdiği tek şehirdir... Zeytinyağı severiz, dünyanın en boktan durumuna bile düşsek, zeytinyağı gibi üste çıkmayı daha çok severiz... Sana ne birader, keyfimizin káhyasıyız, yazlıklara gitmek için 8 şeritli otoyol yaptık; Güzelbahçe, Seferihisar, Urla, Karaburun, Çeşme, öbür tarafta Dikili, Foça, çipurayız... Pak Bahadur'u özleriz... Durup dururken faytona bineriz, bi yere gitmeyiz aslında, öööle turlarız... Hava güzel, daralırız, okulu ekeriz. Mezun olduktan sonra öğretmeniyle kadeh tokuşturmayan öğrenciyi zor bulursun İzmir'de.

*

Siz sembol diyorsunuz ama, saat kaç diye Saat Kulesi'ne bakanı bulamazsın, altında buluşanlar bile zahmet edip kafasını kaldırmaz, birbirine sorar saati! Rahatızdır... Çocukları Kemeraltı'da kaybederiz, alışverişe devam ederiz, esnaftan biri bulup getirir, çıkışta Kemeraltı Karakolu'ndan alırız... Ağlayıp zırlamak bi yana, çoğu dondurmayı bitirmediği için ayrılmak istemez karakoldan, iyi mi... Aceleye gelemeyiz! Bir sene önceden duyurmaya başla, de ki, 22 Ağustos saat 20'de tiyatro başlıyor... 20.30'da geliriz... Sanatçılar da İzmirliyse, tiyatro zaten 21'de filan başlar... Uçak 6 saat rötar yapsın, istifimizi bozmayız, bizim için ekstra bira içme vesilesidir bu... Kuyruk olmaz, çünkü kuyruk varsa, İzmirli sıkılır, gider. Pratiktir... 201 sokağı bulduysan, yanındaki 202'dir. Tek tek isim vermeye üşeniriz.

*

35'imiz var.

35 buçuğumuz da var.

34 plaka gördük mü, kapışırız... Arkadan sirenleriyle isterse Cumhurbaşkanı gelsin, bana mı sordu, tarladan gitsin, makam arabasına yol vermeyiz.

*

Özetle, arızayız!

*
Bir zamanlar bunlar vardı;artık yoklar...

146 1.4 TS
147 1.6 TS Distinctive
159 1.9 JTD Distinctive Plus Qtronic
159 1750 Tbi-Ti
159 1.9 SW JTD Distinctive Qtronic

Levent Kobaza

#530
Günün sözü
'Bir insanın tek başına mutlu olması, utanılacak bir şeydir..'
Albert Camus
(neden canım?)

***

Tarihte ilk kez Erzurum'a ayna gitmiş.
Adamın biri aynayı görüp eline almış.
Daha önce hiç kendini görmediği için ölen kardeşine benzetmiş karşısındakini.
Adam:- 'Ey gidi gardaşımm. Seni bi daha görmek nasipte varmış'!
Aynayı eve götürüp sarılıp uyumuş kardeşine.
Karısı bakmış adam bi şeye sarılıp uyuyor.
Aynaya bakmış bir kadın! 'Allah belaağı vireee, bu garı da kim?

Bi boka da benzese' diyerek feryat figan evden çıkmış, muhtara gitmiş.
Kadın:- Mığdar, benim herif beni bu çirkin garıyla aldatii.'
Muhtar aynaya bakmış. Sonra düşünceli düşünceli:
- 'Yav bu garıdan çok gavata benziir'! :))

Levent Kobaza

#531

Günün sözü
'Şiirin duyarlıklarından soylu tatlar alabilen kişi, gerçek bir şairdir, ömür boyunca bir tek dize yazmamış olsa da. '
George Sand

***

Her Sevda Bir Veda
Sensiz bu aşka elveda
Ağlasam da yansam da
Dayanırım inan yokluğuna
Hatalara elveda
Hasret vurunca bin parça
Yalnızlığım boşlukta
Alev alev yansın
Dudaklarım öp beni son defa
"her sevda bir veda bin ceza"
O son bakıştaki dumanlı gözler
Mahkum olan o son bir kaç damla
Hesap sorar sana sana



***

MASRAF LİSTESİ

Ünlü bir iş adamının oğlu üniversiteyi bitirmiş Fransa'ya, Paris'e Sorbonne Üniversitesinde Yüksek lisans öğrenimine gidecekmiş. Bütün aile oğlanı Atatürk Hava Alanında uğurlamaya gelmişler. Annesi, Babası, Kız kardeşleri, Dedesi, Büyükannesi, Teyzesi, amcaları, halası, arkadaşları vs. Baba oğlunu bir kenara çekmiş ve;
-Oğlum ben her ay Paris'teki masrafların için sana bir çek yollarım, sen masraflarını bir mesajla bana bildirirsin. demiş.
-Peki baba, sağol, Allah seni benim başımdan eksik etmesin . diye cevap vermiş oğlan. Baba devam etmiş;
-Bu arada, biliyorsun Paris aşk şehridir, muhakkak aşk masrafların da olacaktır, genç, yakışıklı adamsın, benim gibi bir babanın oğlusun, mesajında aşk masrafları diye yazma annene kardeşlerine ayıp olur, AV MASRAFLARI diye yaz ben anlar, yollarım çeki sana, demiş. Oğlan;
-Peki baba sağol, sen babaların en büyüğüsün, demiş.
Uçak havalanmış, Paris'e yollanmış?

Birinci ay sonunda oğlandan babasına mektup gelmiş, İşte şöyle iyiyim, pansiyona yerleştim, dersler şöyle, rahatım yerinde?falan filan. Masraf listesi ekte;

Okul Taksiti              1.500 Euro
Pansiyon                      300 Euro
Yemek Masrafı             900 Euro
Kitap masrafı               250 Euro
Giyim                        1.000 Euro
Ulaşım Masrafı            350 Euro
AV MASRAFI          5.000 Euro

Baba hemen çeki yazıp yollamış, İkinci ay sonunda gene oğlandan mektup; İşte babacığım şöyle iyiyim, böyle rahatım yerinde, dersler mükemmel, falan filan, Masraf Listesi ekte;

Okul Taksiti            1.500 Euro
Pansiyon                    300 Euro
Yemek Masrafı           700 Euro
Kitap masrafı             150 Euro
Giyim                         600 Euro
Ulaşım Masrafı           300 Euro
AV MASRAFI       25.000 Euro

Baba çeki yollamış ama ava masraflarının katlayarak yükselmesi üzerine bir not yazmış; Not şöyle, oğlum av masrafların gittikçe yükseliyor, biraz kaliteyi düşür, daha umumi yerlere yönel (!) tamam mı yavrum.? Anladın onu sen....

Takip eden ay oğlandan bir mektup, fazla havadis yok, belli ki canı sıkkın, Masraf Listesi ekte;

Okul Taksiti               1.500 Euro
Pansiyon                       300 Euro
Yemek Masrafı             400 Euro
Kitap masrafı               150 Euro
Giyim                           300 Euro
Ulaşım Masrafı             250 Euro
AV MASRAFI              150 Euro
TÜFEK TAMİRİ      50.000 Euro.........:)))

Levent Kobaza

#532
Günün sözü
'Herkes aynı şeyi düşünüyorsa, hiç kimse fazla bir şey düşünmüyor demektir.'
Walter Lipman

***

Her sevda başlangıçtır bir yenisine
Öteki başkaldırır daha bitmeden biri
Biz isteyelim istemeyelim sürüp gider böylece.

Baksak ki unutmuşuz günün birinde her şeyi
Ne o sevdalar, ne ölümsüz sözler kalmış
Toplasak toplasak hepsini işte
Onca sevda bir sevdayı yaratmış
Döner durur başımızın üstünde
Gözlerden ağızlardan saçlardan
Ellerden omuzlardan yapılmış bir hâle.

Ve çınlar herbiri bir silahın yankısı gibi
Bir yaşam boyu biz tetiği çektikçe

***

JOHN BENNET ???

John Godolphin Bennett
(işkenceci Bennet diye de bilinir)
( 8 Haziran 1897 - 13 Aralık 1974),
İngiliz asker ve sufi.
Osmanlı Devleti'nin yıkılış ve cumhuriyetin kuruluş öncesi yıllarında İngiliz ordusunun işgali altındaki İstanbul'da istihbarat subayıydı.

Mustafa Kemal ve arkadaşlarının Samsun'a gidişi için gereken vizeyi 16 Mayıs 1919'da imzalayan subaydır.

Osmanlı Meclis-i Mebusan'ının İngiliz askerlerince basılıp İttihadçı milletvekillerin tutuklanmasında ve onların Malta Adası'na gönderilmesi operasyonunun başında da Bennett vardı.

Savaş sonrası ordudan ayrıldı ve bazı Osmanlı hanedanlarının vekaletlerini alarak onların adına miras işleriyle uğraştı.
Aldığı vekaletler nedeniyle bir çok eski Osmanlı coğrafyasında bulundu.
Bu sırada Yunanistan'da hanedan miraslarıyla iligili olarak uğraşırken tapularda tahrifat yaptığı iddiasıyla hapse atıldı ve ondan sonra miras takip işlerini bırakarak sufizme yöneldi.

Bu yönelimde de İstanbul'da görevli bulunduğu sırada defalarca gittiği Mevlevi tekkelerinin etkisi olduğu açıktır.
Avrupalı sufilerin önemli isimlerine sırasıyla mürid oldu; Uspenski ve Gürciyef gibi. Sonrasında dünyayı dolaştı ancak sonuçta vatanı olan İngiltere'ye döndü ve Londra yakınlarındaki Sherborne Şatosu'nda kurduğu tekkeye şeyh oldu.
Bennet bu dönemde sufizm konusunda kitaplar yazmakta ve nadir de olsa İstanbul'a gelip şeyhler ile görüşüyordu. John Bennett çağımız Avrupa'sında, özelde de İngiltere'de ki modern sufi düşüncesinin son yüzyıldaki önemli isimlerinden biri olarak tanınmakta ve kurduğu düşünce sisteminin birçok takipçisi bulunmaktadır.

Kendisi gayet güzel türkçe konuşmaktaydı.
Ve hatırlarsanız bize okullarda Atatürk ve arkadaşlarının İstanbuldan gizli ayrıldıkları hep anlatılırdı.
Oysa Bandırma vapuruna konacak arabaya ve atlar için bile ingilizlerden vize alnımıştı.

Düşünün bir atınız için bile!!!

John Bennet kendi ifadesinde , osmanlıdan dan gelen vize talebinde bir gariplik ,olduğunu
sezinlediğini ve bir müfettişlik görevi nedeniyle bukadar üst düzey ve ast düzey de askerin ve mühümmatın gitmesini garipsediğini ve bunu kendi amirlerine aktardığını söylüyor.
İngiliz genel kurmayı ise Padişah Vahdettin?in garanti verdiğini belirterek onaylamasını emrettiğini bize söylemekteydi.

İşte bir nerden nereye....

Borracho

#533
sevmek v eyaşamak adina hepimiz icin güzel bir ders....
sayili günleri kalan bir profesorün, cocuklari icin hazirladigi, sonra ogrencilerine verdigi son ders....

You are not allowed to view links. Register or Login

Levent Kobaza

#534
Günün sözü
Sanatçılarının heykellerini beş metre boyunda diken  bir toplum asla yok olmaz
Sunay Akın

***

Dün sabaha karşı kendimle konuştum
Ben hep kendime çıkan bir yokuştum
Yokuşun başında bir düşman vardı
Onu vurmaya gittim kendimle vuruştum

***


Hereke nereke ....
İşte hikayesi

Padişah Abdülmecit devrinde, mali ve ekonomik işlerde önemli rolller oynayan Ohannes ve Bogos Dadyan, İzmit'teki Çuha fabrikasının yapımını üstlerine almışlardır.
Bu işler nedeniyle İstanbul'dan İzmit'e gidip gelmektedirler.
Bu gidiş gelişler sırasında bir gün Hereke'de yemek molası verirler.
Bu yemek molasında Hereke'nin doğal güzelliğinden ; zengin akarsuyundan etkilenirler ve İzmit Çuha fabrikasının yapım malzemesi ve masrafı arasında Hereke'de kendi adlarına bir fabrika kurmak isterler.
   Serasker Rıza paşa'nın da bilgisiyle 1843 yılında 50 adet pamuklu, 25 adet ipekli canfes tezgahından ibaret fabrika Hereke'nin ortasından geçen Ulupınar deresinin etrafında kurulur ve işletmeye açılır.

  Anlaşıldığına göre Abdülmecit, böyle bir dokuma fabrikasının kurulmuş olduğunu 1844 yılında duymuştur. Kendisinin bilgisi olmadan kurulan bu fabrikanın yapılmasına kızmış ve belki de Serasker Rıza paşa'yı denemek için İzmit'e bir gezi düzenletmiştir. Deniz yolu ile yapılan bu gezide, Hereke'nin önünden geçerken fabrikayı da tesadüfen görmüş gibi bunun ne olduğunu Serasker Rıza paşa'ya sorar. Zeki ve kurnaz paşa durumun nezaketini hemen farketmiş "Sultanım size bir sürprizim vardı bunu size yerinde göstermek istiyordum. Bu yüzden sizden saklamışımdır. Hereke'de müteahhitler tarafından namınıza bir fabrika kuruldu " diye cevap vererek durumu kurtarmış ve fabrikada 1845 yılında sahipleri tarafından Abdülmecit tarafına ferağ olunmuştur. Bu fabrikanın kuruluşu ve üretime başlayışı ile ilgili olarak çok ayrıntılı bilgiler şu ana kadar elde edilememiştir. Ancak ilk müdürün Sarkis ağa olduğu ve İtalyan uyruklu Camaron isimli ressam ile birlikte ilk yönetim kurulunu oluşturduğu anlaşılıyor.
İşte Hereke dokuma fabrikasının hikayesi kısaca böyle...

Levent Kobaza

#535
Günün sözü

Yıl 1963
Tanzayaya , Türkiye üzerinden gidiyorum.
Ucağım Türkiyenin üzerinden, altı bin metre den geçiyor
Ucağın camına kafamı dayadım
Ve keşke ucağımın burda düşmesini istedim.

Nazım Hikmet


***

Yorgun değilim,
seni beklemekten,seni düşlemekten,geçen günlerden,
yeniden başlasam da bir başka yenilgiye.

Yorgun değilim,
ne aşktan,ne dostluktan,ne de ölümden,
geceye gözlerimi açarak bakıyorum.

Yorgun değilim,
ne acıdan,ne umuttan,ne de korkudan,
sonbaharla birlikte kazıya başlıyorum.

Yorgun değilim,
ne geçmişten,ne şimdiden,ne de gelecekten;
bir yanlızlığım vardı,gittikçe aşıyorum.


***

ilginç araştırmalar ve sonuçları  (milletin işi güç yok besbelli ee teğet geçen krizler sağolsun (( :   )

- Bir yılan 3 yıl uyuyabilir.

- Bal bozulmayan tek gıdadır.

- Ördeğin sesi yankı yapmaz.


***
Kahvenin tadı ...

Kahve, sıcak ülkelerde yetişen kahve ağacının meyve çekirdeğidir.
Bilimsel adı ?coffea? olup kökboyasıgiller familyasındandır.
Yetiştirilen türler arasında ise, Arabistan kahvesi (coffea arabica) en önemlisidir.
Araplar, 14. yüzyılda Etyopya?nın yüksek yaylalarından bunu Yemen?e götürüp yetiştirmiş ve uzun süre tekellerinde tutmuşlardır.


16. yüzyılın başlarında Mısır ve Hicaz?ın fethedilmesinden sonra, kahve Yemen yoluyla Habeşistan valisi Özdemir Paşa tarafından Kanuni Sultan Süleyman döneminde (1520-1566) getirilmiş ülkemize.


?Kahve Yemen?den gelir? türkü sözü aslında bir gerçeğin ifadesi olmuştur böylece.

Levent Kobaza

#536
Günün sözü

Tango ;
Tango iki kişiliktir

anonim


***

Tarihten derst almadın,çocuk
Elinde bir parça kuru ekmek ,gözünde yaş
Üstün başın çamur
Bakarken kameralara
Tarihten ders almadın,çocuk

Ders almadık,insalık
Çünkü , işimize gelmedi
Ve son
Kendi sonumuzu kendimiz tayin ettik..
Çocuk....


***
Matbaanın, Avrupa?da kullanılmaya başlandığı tarihten 200 yıl sonra, ilk kez 1726?da Osmanlı Devleti?nde İbrahim Müteferrika vasıtasıyla kullanılmaya başlandığı kabul edilir. Yani bize böyle öğretildi  dimi ?

Oysa, Osmanlı?nın ilk matbaa ile tanışması hiç de öyle değil.
İlk matbaa Osmanlı?ya sanıldığının aksine ilk kez 1639 yılında IV. Murat?ın emri ile Avrupa?dan özel siparişle getirildi.
Matbaayı getiren de İbrahim Müteferrika değil Bünyamin Efendi idi.
Ne var ki, Bünyamin Efendi?nin getirmiş olduğu matbaa, o dönemlerde imparatorluğun başında büyük sıkıntılar olması nedeniyle Osmanlı topraklarında hiç baskı yapma şansını bulamadı.


devamı var

agucba

#537
Besicilik yapanlar veya köyle ilgisi olanlar bilir. Koyundu, keçiydi, sığırdı. Etinden sütünden faydalanılan hayvanların erkeği pek makbul değildir.
Keçinin erkeği olan "teke" hepsinden farklıdır. On iki yıl ortalama ömrü olan bu davar türünün erkeği cinsel açıdan çok aktiftir.
Nedendir bilinmez yaş yarıyı geçtikten, hele dokuzu onu bulduktan sonra sürüdeki yavrulara musallat olur. Yetişkinlere ilgi duymaz, kuzu dediğimiz yaştakilerle hissi ilişki kurmak ister.
Çoban milletinin kelime haznesi "üç yüz" sayısı ile sınırlı olmasa bu teke davranışına mutlaka "erkek teke sendromu" gibi fiyakalı bir isim takarlardı.
Tabii bir de "pişikoloci" eğitimi alsalardı.

GÖK KUBBE YARILSA BİLDİKLERİNİ OKURLAR

İnsan türünün erkeğinde de bu haller vardır.
Temsil, otuz sene sakin sakin geçen bir evlilikten sonra bakarsınız ki adam; yaşına başına, hatta sosyal statüsüne uygun olmayan birine kaçmış.
Gözü bir şey görmez.
Laf dinlemez, nasihat heyetlerini kabul etmez. Yukarıda gök kubbe yarılsa o bildiğini okur. Evi, barkı terk eder kaçtığı kadına teslim olur.
İşi bilenler böyle bir duruma hemen "Erkek teke sendromu yaşıyor." teşhisini koyarlar. Erkekte andropoz döneminin birinci ayağı budur.
Türkiye?nin gündemine arka arkaya birkaç "erkek teke sendromu" vak?ası düştü. Ne kadar kadın köşe yazarı varsa kafası karıştı.
Kimi bu erkekleri lanetledi. Kimi hemcinslerine "Akıllı olun. Fevri davranmayın. Geçici bir durumdur" fikirleri verdi. Kimi de suçu kadınlarda bulan yazılar yazdı.

İLK ŞİDDETLİ KRİZDEN SONRA PİŞMAN OLURLAR

Bunların okuyana yan etkisi yok.
Çare çözüm göstermektir. Ne yazık ki çaresi de yok.
Bu sendromu yaşayan erkeklerin büyük bir bölümü, ilk şiddetli krizden sonra kendine gelir. Pişmanlık duyar.
Araya giren "nasihat heyetlerinin" lafını dinleyip, evine geri döner. O andan itibaren de azgın tekeliği gitmiş, kasabın bıçağını yalayan gamsız bir öküze dönmüştür.
Artık ondan, evin kadınına da hayır gelmez.

SAĞLIKLI HAYAT MERAKLISI OLURLAR

Adam zenginse ailesi onu bir hayır kurumunun başına geçirir. Temsil, en yakın mekteplerden birine "Okul Aile Birliği Başkanı" yaparlar.
Adam orta halliyse yeniden sosyalleşmesi zor olduğundan onu hacca göndermekten başka çare kalmaz.
Hacca gider, evdeki karı niyetine şeytan taşlar, böyle deşarj olur.
Eve hiç dönmeyenlerin durumuna gelince. Bunlar "Erkek teke sendromunu" en ağır yaşayanlardır.
Dönüşü olmayan bir yola girdiklerini bilir, hayatlarının bundan sonraki bölümünü ona göre düzenlemeye çalışırlar.
Önce kendilerine olan düşkünlükleri artar.
Sağlıklı hayat meraklısı olurlar. Sıkı diyet uygularlar. Genç işi giyim kuşama dadanır, spor giyinmeye çalışırlar.
"Bütün dertleri; uğruna evi terk ettikleri genç kadınla aralarındaki yaş farkını ört bas etmeye çalışmaktır."
Nüfusa gidip yaşlarını küçültmek mümkün olmadığından kendilerini estetikçilere teslim ederler. Geçkin erkeğin sarkık derisinden bu sektör sebeplenir.

SEYRETTİĞİ KANALDAN ANLAYABİLİRSİNİZ
"Erkek teke sendromu"nun erkekteki ilk belirtisi televizyon başında ortaya çıkar.
Tek başına televizyon izleyen bir erkek Lig TV?yi, haber kanallarını, aksiyon filmlerini seyretmiyor da Elma gibi, Sinek gibi gençlerin kanallarına takılıyorsa fikri bozulmuş demektir.
Özellikle MTV veya Number One kanalında klip izliyorsa bilin ki çoktan kararını vermiştir.
Hele hele Fashion TV?nin başından kalkmıyorsa gözü iyice kararmıştır ki karısının o erkekle her türlü ağız dalaşından uzak durması icap eder. Özellikle de "Senin için saçımı süpürge ettim" cümlesini fikir tartışmalarında kullanması sakıncalıdır.
Çünkü bu durumda erkeğin gözü kadının saçına takılır. O saçların süpürgeye benzetilmesi için kuaföre ödenen yedi yüz, sekiz yüz liranın kendi cebinden çıktığını hatırlar.
İyi olmaz.
İkinci kategoriye girenlerin tedavisi yoktur. Hapı da keşfedilmediğinden ağızdan ilaç alınması suretiyle sakinleştirilmeleri imkánsızdır.
Eskiler bu durumu "azgınlaşma" ve "teneşir" ilişkisiyle açıklamışlar. Ben keyfinizi kaçırmamak için adını doğrudan telaffuz etmiyorum.
Ağızdan ilaç almakla tedavisi mümkün olmayan bu "teke sendromuna girmiş" erkeklerin gönül maceralarına son nokta teneşirde konulur.
Bunun için de bir parça pamuk yeterlidir.

///////////////

Levent Kobaza

#538
Günün sözü
'İnsan ne ise o olmayı reddeden tek yaratıktır'
Albert Camus
(hakikaten öyle ,zaten bundan dolayı hep şu lafla karşı karşıya kalmaz mıyız? ''aaa sen böyle miydin?'' )


***

Bir kenti yaşamak
ona boyun eğmektir-
sözleşmesiz, anlaşmasız-,
ne derse tek tek yapacaksın,
düşünmeden, direnmeden


***

İlk Matbaayı getiren Bünyamin Efendi müteferrika gibi türk değil!
Asıl adı Benjamin olan ancak Müslüman olduktan sonra Bünyamin ismini alan Bünyamin Efendi, Sultan IV. Murad?ın emriyle Amsterdam?a matbaa almak için gönderiliyor. Bünyamin Efendi o dönemin en iyi üretimlerinden olan ?ağaç matbaa?yı bin altın vererek satın alıyor ve deniz yolu ile getiriyor. Willem Janson Blaev imalatı olan matbaa, Osmanlı?nın İran ve Girit sorunlarının iyice alevlendiği bir dönemde Osmanlı topraklarına giriş yapıyor. Daha kötüsü, bu arada matbaayı ısmarlayan IV. Murad hayatını kaybediyor ve yerine Sultan İbrahim tahta geçiyor.
Peki bu matbaanın başına ne mi geliyor?
Hikayesi size dudak ucurtturacak cinsten..
Hatta şöyle söylemeliyim bu yasananlardan süper bir sinema filmi olur!!
Ama öyle yağma yok!
Bekleyin !!    

n/a

#539
cok guzel yazılar paylasım ıcın tesekkurler

Levent Kobaza

#540
Efendim teşekkürler
Ben sadece bu güzel şeylere vesile oluyorum diyelim..

Günün sözü
"Kim meseleyi iyi anlamışsa onun benzi daha sarıdır."
mevlana

***
moda çevremizde renk renk
İstanbul bin dokuz yüz elli beşinde
Çimenler altımızda sık sık
bulutlar üstümüzde seyrek

eteklerin moda yelkenlerinde
elin omzumda sıcak
belin kolumda ince
gözün gözümde ürkek

ışık gölge bir oyun
çiçek yaprak allı morlu
haziran üstümüzde dal dal
saçların yüzümde tek tek

bir kuş bir kanat tenimizde
bir rüzgâr bir serinlik içimizde
bir gök bir deniz mavi mavi
şarkı bahçe düğün dernek

İstanbul bin dokuz yüz elli beşinde
etek yelken bir cümbüş
yanak yanağa sürtünüş
elin omzumda sıcak
belin kolumda ince
dilin kulağımda titrek

***

Eveet ..
Bu matbaa su an nerde?
Merak ediyorsanız  buyrun hikayesine;

İlk matbaa Osmanlı?ya sanıldığının aksine ilk kez 1639 yılında IV. Murat?ın emri ile Avrupa?dan özel siparişle İbrahim Müteferrika ile değil Bünyamin Efendi yada benjamin efendide olur onun tarafından getiriliyor.
Hiçbir zaman kullanmadığımız bu matbaa ya peki ne oluyor?
Şimdiki basın müzemizde mi ?
Bilemediniz!
IV. Murad ın yerine gelen  Sultan İbrahim in aklına giren matbaa karşıtı bir grup araya giriyor ve matbaanın aleyhinde Sultan İbrahim?e kulis yapıyor. Sultan da bunun üzerine, kendinden önce büyük güçlüklerle getirtilen matbaanın eritilmesi için emir veriyor.

Olay o kadar gariptir ki; matbaanın AHSAP olduğu Sultan İbrahim?e aktarılmamıştır.
Makina eritilmek için Saray?ın demircibaşına teslim edilince, demircibaşı ömründe ilk kez gördüğü bu acayip yapıyı tabiatıyla ?eritemez?, ama yakmaz da.
Matbaayı 3 altına bir Yahudi?ye satar.
Yahudi de üç altına aldığı matbaayı 50 altına Cenevizli bir tüccara devreder.

Cenevizli tüccar, matbaayı gemiyle İspanya?ya kadar götürür.
Ancak, tüccar götürdüğü mallardan yüklü kazanç sağladığı için matbaayı indirmeye gerek görmez, gemide bırakır.
Makinanın içinde bulunduğu gemi AMERİKA KITASINA doğru yola çıkar ve aylar sonra I. Manuel Rodriguez Adası?na varır. Burada erzak alınırken mat-baa yer kapladığı için kaptanın emriyle denize atılır. Ahşap olan matbaa yanında bir kutu hurufat (matbaa harfleri) ile birlikte kıyıya vurur. Tarih 1641?dir.


İstanbul?dan Atlas Okyanusu?na

Eski bir Papaz olan Jose Martinez kıyıda gezerken sandığı görür. Merakla açtığında kendisine garip gelen alet ve harflerle karşılaşır. Önce anlam veremez. Uzun bir incelemeden sonra, bu makinanın bir matbaa olduğunu anlar. Daha önceleri İncil basan Gutenberg?in makinası hakkında çok şey duymuş olan Martinez, matbaanın ne olduğunu bilmektedir. Fakat bu matbaa Gutenberg?inkinden daha gelişmiştir. Martinez makinayı berberlik yaptığı dükkanına taşır, yağlar, temizler. Geçmiş bilgilerini kullanarak yavaş yavaş ahşap matbaayı kullanma denemeleri yapar. Mürekkebi ve birkaç parça kağıdı tedarik eden Martinez, Uzak Doğu?ya giden ve orada kağıt yapımında çalışmış bir tayfadan kağıt yapımını da öğrenir. Kendi kendine kağıt imal eden Martinez?in ürettiği kağıtlar, Uzak Doğu?dakiler gibi kaliteli olmasa da, iş görmektedir.

Papaz, matbaada İncil basıp dağıttı

Martinez?in makineyi kıyıda buluşunun üzerinden bir yıl iki ay geçmişti. Din adamı olma özelliğini hiç yitirmeyen Martinez, adada bulunan halk için ürettiği kaba kağıtlara İncil?den mesajlar bastırarak dağıtıyordu. Martinez daha da ileriye giderek yaşadığı yerin sosyal olaylarını öyküler şeklinde yazıyor ve bunları mabaasında bastırarak kitaplaştırıyordu. Son zamanlarda adanın günlüğünü de tutup adaya gelen gemiler ve tayfaları hakkında bilgiler veren Martinez, 1643 yılında hayata veda etti.

Osmanlı Sultanı?nın özel siparişiyle İstanbul?a getirilen dönemin en iyi matbaası işte bu garip hikaye ile tarihe geçiyordu.
Osmanlı?nın ısmarladığı matbaa uzun bir deniz yolculuğundan sonra Rodriguez Adası?nda Martinez isimli eski bir papazın eline geçmiş ve kullanılmıştı

Levent Kobaza

#541
Günün sözü
En iyi müze ziyaretcisi olmayan müzedir.
Ayasofya müze müdürü Doc Dr Haluk Dursun
(Kendisi annemin öğrencisidir)

***
Basımıza gelenleri dısarda değil içerde aramayı ne zaman öğreneceğiz?

Tarihi biraz deştiğimizde herşeyin bize okullarda öğretilenlerden çokta farklı olduğunu anlıyoruz.
Mesela bunlardan bir idda  da Atatürk ün batıcı olduğu yada bugün olsa kendisinin Avrupa birliğine girmek isteyeceği yada ABD ile müttefik olacağına dair iddalardır.

  Atatürk ün yaşamını ve düşünce dünyasını biraz irdelediğimizde bunun hiçte böyle olmadığı acık secik görülür.Atatürk yeni kurulacak Türkiye Cumhuriyeti için ,bu topraklarda yaşayan insanları için kafasında  en doğru gerek rejim gerekse ilke ve inkilapları belirlerken dünya da yer alan bütün düşünce ve inanışları incelediğini ve en çok hangisinin bu ülke insanına uygun olacağını düşünmüş olduğunu tahmin edebiliyor musunuz?
  Mesela , daha kurtuluş savaşı yıllarında komunizmin  anadoluda uygulanıp uygulanamıyacağına dair arastırma yaptığını , bu konularda halktan fikir aldığını hiç biliyormuydunuz?Ve bunun olamayacağını çünkü bu ülke de  bir işçi sınıfını olmadığını ifade ettiğini.
  Ülke için aldığı ekonomik ve siyasi politikaları bu araştırmalar  neticesinde aldığını nekadarımız biliyoruz?

  Atatürk ün etrafındaki komşularıyla ve o dönemin süper gücleriyle olan ilişkilerini hiç inceledik mi?
Atatürk , Türkiye cumhuriyetinin siyasi ve coğrafi konumu nedeniyle bölge de belli bir grubun yanında olduğunu hiç duydunuz mu?Atatürk savaş yıllarında müttefik güclere karşı sovyetlerle işbirliği yaptığını coğumuz biliriz.Ama bu işbirliği sonucun da bu ülkede kominst bir reijm kurmadığını da hepimiz biliyoruz.

  Atanın  , Türkiye nin konumu itibariyle  hiçbir kutuplaşma da  yer almaması gerektiğini ,komşularıyla barış içinde ve bir İsviçre gibi tarafsız kalması gerektiğini , uygun zaman geldiğinde ise orta asyadaki türklere abilik yapmak suretiyle bölgede kendi başına bir süper güç olacak güçte olduğunu biliyor muyduk?

 Peki bu ülkeyi Natoya sokturan, Rusları karşımıza aldıran  sonrasında Amerikanın kontrolüne sokan hangi siyasi hatalardı?

  Atatürk  ün son yıllarında bölge de küllerinden yeniden doğan Nazi Almanyasının lideri Adolf Hitler , Türkiyenin kendi saflarında yer alması için sağ kolunu Türkiye ye  göndermişti ve Ata hazretleri bu teklifi kibarca reddetmişti.Ata rahmetli olup İsmet paşa devleti devraldığında ikinci dünya savaşının başlamasına çok az bir süre kala İngiltere ?Fransa ?ABD  ittifakı da Türkiyeyi yanlarına cekmek için caba sarfetmiş lakin İsmet paşa politik manevralarla ne kızı veririz nede vermeyiz diyerek zaman kazanmaya calışmıştı.Lakin Almanya nın yenileceği aklından da geçmekteydi  zaten  ülkesinin silah gücü de genel kurmay başkanının dışardan silah almaya karşı muhalefetinden dolayı yapılamamış kısacası ordunun durumu da hiçte iyi değildi.Bu yüzden tarafsız kalmayı tercih ediyordu.

  İkinci dünya savaşının başlamasıyla Fransa nın iki günde düşeceğini on beş gün içinde de Nazi ordularının Edirne ye komşu olacağını tabiki ne müttefik güçler nede İsmet paşa kestirebilmişti.
Ama şimdi İsmet paşayı bir telaş almıştı .Acaba Almanlar Türkiyeye girecek miydi?Durumumuz ortadaydı .

  İsmet paşa günümüzü de belirleyecek , kendisininde tahmin bile edemiyeceği  çok vahim bir diplomatik girmişe yelken açtı.El altından Nazi almanyasıyla pazarlığa oturdu, almanlara bazı güvenceler vermeye dair kararların alınmasına vesile oldu.(Bu güvenceler arasında nazi ordularına lojistik destek de yer alıyordu mesela Alman istahbaratına İstanbul?da karargâh kurma imkanı gibi)

 


Peki ne oldu sonrasında?
Hepimiz biliyoruz ki Hitlerin yanlış takit hataları , zamansız Sovyetlere yapılan saldırı ve peşi sıra bir domino taşı misali , arka arkaya yaşanan hüsranlar.Batı dan müttefiklerin , doğudansa Sovyetlerin Berline girişi.
Sovyet ordularının Berlindeki  Gestapo kargahını basması ve ele geçen bir sürü belge!
Bilin bakalım bu belgelerin arasında  neler var?
Türkiye ile Nazi Almanları arasındaki görüşmeler ve evraklar!

Sonrasında ....
 Bizimle husumeti olmayan Sovyetlerinde akabinde bizden Karsı, Erzurumu istemesi sizce rastlantı mı?
Akabinde  bize müttefikimiz ol diyen ve biz tarafsız olmak istiyoruz dediğimiz, İngiltere ve ABD nin önüde düştüğümüz acizane durum.

 Biz Natoya ne zaman başvurduk hiç düşündünüz mü?
Cevap çok basit; Sovyetlerin Karsı ve Erzurumu istemesinden sonra!

İşte bizim bölge de taraf olmak suretiyle başka güçlerin kontrolü altına girmemiz hani o dış mihraklar yüzünden değil , tamamiyle dönemin yönetim kadrosunun sonu belki de kendilerinin de tahmin edemediği o stratejik hatanın sonucudur.

İşte buyüzden , hataları dışarda , orda burda değil kendimizde aramalıyız!

Dentist

#542
"Tarih tekerrürden ibarettir"...
Ama biraz da ders almak gerekir...
Bir zamanlar bunlar vardı;artık yoklar...

146 1.4 TS
147 1.6 TS Distinctive
159 1.9 JTD Distinctive Plus Qtronic
159 1750 Tbi-Ti
159 1.9 SW JTD Distinctive Qtronic

Levent Kobaza

#543
"Tarih tekerrürden ibarettir"...
Ama biraz da ders almak gerekir...

Valla bu tekerür olayı tarihte eşi benzeri görülmemiş oranda devlet kurup yine kurduğu devleti de kendi cabasıyla yıkan bizim milletimiz için artık hafif kalıyor.Yani hata bir olur olur , iki olur hadi bilemedin üç olur!


***

Günün sözü

'Sadece aptalların ciddiye alındığı bir dünyada yaşıyoruz. O halde beni anlamıyorlar diye üzülmek niye?'
Oscar Wilde
(valla bu sözü de ben milletime armağan ediyorum. )

***
Unutmak mı?
Delisin...
Gitmesemde bekler orada deniz.
Gelirsem, bilmelisin
Benim beklememdir burada deniz.
Gitmek gibi geleceğim
Denizin delisine
Delinin denizi gibi
O ne kadar giderse...
(herşeyi al ama bir tek denizi bırak)

***

Askeri boş bırakmaya gelmez derdi komutanım, hiçbirşey bulamazlarsa birbirlerini bıcaklarlar yada vururlar derdi ki benim de dönemim de böyle olmuştu.Gerçi bu sadece askerlik için değil insanoğlu için söylenebilecek bir ifadeydi.
 Çünkü insanoğlu kendini boş bıraktımı her türlü saçma sapan şeyleri beyni üretmeye başlıyordu.
Bu birazda kişinin kendi beynini terbiye etmesi gibi birşeydi.

 Şimdi bakıyorumda ekonomik krizin getirdiği işsizliğin insanlar üzerindeki etkisine ?? evet diyorum gerçekten de askerlikte geçen sözlerle ne kadarda uyuşuyor??.Neden mi?
Nedenini görmek için televizyon yada gazetelerdeki cinnet haberlerine bakmanız yeterli .
Gercekten de bir artış yok mu?

Genel de hayata bakma hususunda belli bir ritüele sahipseniz , siz pek beyninizi boş bırakmıyorsunuz.
Birşeyler okuyarak , araştırarak ,spor yaparak yada biraz gezerek hayatınıza renk katmaya , farkında olmasanız da beyininizi kendisiyle başbaşa bırakmaya müsaade etmiyorsunuz.

 Ama daha hala okuma yazma bilmeyen bir nüfusa sahip ülkemizde herkes sizin gibi değil!
İşte buyüzden işsizliğe karşı yeni teklifim!
Bütün işsizleri askere alın !Biz nasıl olsa orda onlara bir iş buluruz! Nasıl fikir ama? ((:


Levent Kobaza

#544
Günün sözü
Necip Fazıl ın evine misafir olan bir gazetecimiz şairin evin de çokta kitap bulundurmadığını görünce , üstada bunu sorar, Necip Fazıldan ise çok entresan bir cevap gelir;

- Sen hiç süt içen inek gördün mü?


***

Dün akşam gün batmadan,
Yaşlı ölülerin arasına
Bir küçük misafir geldi.
Çocuk bahçesinde kovası kalmış,
Kumların üstünde küçük küreği.
Besbelli çok yorgun, hemen uyudu.
Doğruldu yerinden yaşlı bir ölü
Örttü örtüsünü;
Madem ki burda annesi yok,
Bu küçük kız bize emanet.
İlerde yatan başka bir ölü
Yavaşça seslendi:
Başındaki kurdelâyı çözüp katlayın
Ütüsü bozulmasın.


***

Bir gece.. Genç kız evine biraz üzgün dönmüştü... Annesine, "Bir saat önce Kemal evlenme teklif etti" dedi...
Annesi; "Peki neden böyle üzgün duruyorsun o zaman?" diye sordu...
"Ateist olduğunu itiraf etti. Anne.. Cehennemin varlığını bile inkar ediyor"...
Annesi lafı bağladı..
"Sen yine de evlen kızım... İkimizin arasında kalsın... Nasıl olsa kısa zamanda yanıldığını ispatlarız


***

Akrıtai ?
bizans ordu sisteminde, latin seferinden sonra, iznik'e yerlesen hanedan'in kurdugu sinir koruma teskilatlarinin adi. osmanli imparatorlugunda bu kurum "akincilar" adi altinda benimsenmis ve uzun yillar etkili bir sekilde kullanilmistir. vergi vermezler ve yagmaladiklarini da paylasmak durumunda degillerdir. bu onlara sinir ötesinde istedikleri gibi hareket etme imkani tanir, ve komsu ülkeyi sürekli taciz eden bir gerilla ordusu tarzi yapilanmaya karsi asker bulundurmaya iter. etkili bir sinir koruma ve genisletme yöntemidir. fakat merkezi otoriteden hem mesafe hem de yaptirim yönünden uzakta kaldiklari için, taraf degistirme olasiliklari yüksektir. bu sebepten, zamanla bu sistem terkedilmistir

Levent Kobaza

#545
Günün sözü
Hiçbirşey mohaç kadar kötü olmaz  (mohac, macarların osmanlı yönetimine girdiği savaş)

Macar atasözü

***
Son kadeh içilmiş,
son söz edilmişti.
bir düşünce sardı hepsini...

bir hatıra
bir hırs
bir kıskançlık
bir yanıltı
bir kardeşlik
bir yanlışlık
bie kin
bir ümid

BİR ŞEY İNSANA ait...

***

Aramca?

Rivayete göre, dünyadaki tüm insanlar çok eskiden, aynı dili konuşurlarmış. Kitab-ı Mukaddes'e göre, Yaradan'ın insanlara verdiği en büyük nimetlerden biridir konuşmak ve başlangıçta bütün dünyanın "dili bir, sözü bir"di. Ancak insanlar, gökyüzüne ulaşsın diye Babil Kulesi'ni yapmaya kalkışınca, Rab insanların dillerini böldü ve o zamandan beri insanların birbirini anlamasına engel, binlerce dil çıktı ortaya. Yaradan'ın insanların ortak dilini 72'ye böldüğü söylenir, birçok dile yerleşmiş, "yetmiş iki millet" deyimi, Babil'e dayanır velhasıl. İlk yazının da yine Babil şehrinin toprakları Mezopotamya'da M.Ö. 4000'li yıllarda ortaya çıktığına bakılırsa, işgal altında olanın Irak toprakları değil, Yaradan'ın dilleri ayırdığı coğrafya olduğunu da düşünebiliriz. Anlaşmazlık, binlerce yıl öncesine dayanıyor belki de. İnsanlığın kayıp ortak dilinin yerini, Mezopotamya'nın Babil'inde ve tüm dünyada İngilizce alabilecek mi, zaman gösterecek.


Hz. İsa'nın konuştuğu dilin İbranice olduğunu sanıyor birçok kişi ama Aramca, ne İbra-nice'ye ne de Arapça'ya benziyor. Maalula sokaklarındaki sohbetlere kulak kabartınca, binlerce yıl öncesine yol alınıyor ve Aramca, hiçbir dile yerini bırakmaya niyetli görünmüyor

***

Osmanlının son dönemlerinde Abdülhamitle beraber, geçmişe dönüş bab-ı nda doğan şehzadelere osman , orhan vb. gibi yada donanma gemilerine yada alaylara butür isimler verildiği biliyor muydunuz?
Belki de böylece son bir canlanış olur sanılıyordu.

murat

#546
Levent Bey sitemizdeki diğer topikleri hiç okuduğunuz oluyor mu ? Sadece merakımdan soruyorum ,affınıza sığınarak
Cuore Sportivo...

147 1.6 TS (2005)
145 1.4 TS (1998)
156 1.6 TS (2004)
156 2.0 SS SW (2004)
159 1.9 JTD SW (2009)
Giuilietta 1.6 JTD (2014)
166 2.4 JTD (2003)
Giuilietta 1.6 JTD (2012)
Giuilietta 1.6 JTD (2015)

Levent Kobaza

#547
Murat bey merhaba
Evet diğer topiklere baktığım oluyor.
Merakınıza cevap verebildiysem ne mutlu
ama pek fazla cevap yazmıyorum cok gerekmedikçe

murat

#548
Tabi ki verdiniz teşekkür ederim Gerçekten merak etmiştim
Cuore Sportivo...

147 1.6 TS (2005)
145 1.4 TS (1998)
156 1.6 TS (2004)
156 2.0 SS SW (2004)
159 1.9 JTD SW (2009)
Giuilietta 1.6 JTD (2014)
166 2.4 JTD (2003)
Giuilietta 1.6 JTD (2012)
Giuilietta 1.6 JTD (2015)

Dentist

#549
Okur-yazar değil;okur ve bazen yazar...
Bir zamanlar bunlar vardı;artık yoklar...

146 1.4 TS
147 1.6 TS Distinctive
159 1.9 JTD Distinctive Plus Qtronic
159 1750 Tbi-Ti
159 1.9 SW JTD Distinctive Qtronic